Modern Zamana Aykırı Bir Düş

 

Yazıların Tamamı bana aittir.

Murat ÇOLAK

Giresun 2011

 

        Vahdet NADAN

(Modern Zamana Aykırı Bir Düş: Giz)

 

Merak

 

        Vahdet:—Anamı ben doğurdum.

        Doktor:—Tamam. Tamam.

        Vahdet:—Yahu ne tamamı anamı ben doğurdum diyorum doktor.

        Doktor:—…

        Bağrışmalar bütün koridoru inletiyordu. Yeni gelen Doktor Ali Ramiz Bey odasından şaşkınlıkla çıktı. Bu psikiyatri merkezine geleli daha bir hafta oluyordu. Bir haftadır böyle bir gürültü duymamıştı.

        Koridordan çıkıp sesin geldiği tarafa doğru yürürken arkasından Başhekim Ömer Beyin sesini duydu:

        Ömer Bey:—Ali Bey. Ali Bey

        Ali Bey:—Bu bağrışmalar da neyin nesi Ömer Bey?

        Ömer Bey:—Dert etmeyin bu sesleri gelin isterseniz odama geçelim çantamı alıp yemeğe çıkmayı düşünüyordum. Eğer isterseniz beraber çıkalım.

        Ali Bey:—Fakat bu sesler.

        Ömer Bey:—Onları da anlatayım isterseniz.

        Ali Bey:—Peki.

 

Sanrı?

 

        Başhekimin odasında daha evvel de birkaç defa bulunmuştum. Ama inceleme fırsatım olmamıştı. Fransız işi maroken takımlar Hint ve Afrika çağrışımı uyandıran ufak biblolar ve teknolojik aletlerle dolu bu oda tam bir küçük dünya idi. Her türlü kültürel nesne bu odada yerini bulabilirdi duvarda sembolik bir hat ve yanında Sigmund Freud tablosunu yan yana görünce durumu daha da iyi kavradım. Baş Hekim Ömer Bey için her şey sembolikti. Yani duvarda koskoca Allah yazısı onun için bilinenin dışında şeyler ifade ediyordu. Konuşmamız başlayınca bunu fark etmemek elde değildi:

 

        Ömer Bey:—Ne o Ali Bey Hatlara ilgi duyuyorsunuz galiba. Meraklı gözlerle inceliyorsunuz.

        Ali Bey:—Yok sadece…

        Ömer Bey:—Evet, evet anladım. O hat 1825 yılından kalma 10 bin dolar verdim ama değdi doğrusu. Osmanlı milletinin ünlü hattatlarından Mahmut Nidam Bey’in bir çalışmasıdır. Arap harfleri gerçekten çok sanatsal. Bence Avrupa bu olayı henüz idrak edebilmiş değil.

 

        Ne diyebilirdim ki. İsterseniz çıkalım dedi. Çıktık. Kadıköy de bildiği çok güzel bir restoran varmış Baş Hekim’in oraya geçtik. Ben İstanbul’a geleli bir aydan fazla olmamıştı. Malatya’da doğup büyümüştüm. Ve psikoloji bölümünü de doğduğum yerde tamamladım. İstanbul’a pek ısınamadım. Çünkü ben daha çocukken şehrin imkânlarından uzak yaşamayı öğrenmiştim. İlkokuldan sonra şehre taşınmıştık.

        Köyde çocukluğunu geçiren benim gibiler güzelliği saf ve doğal haliyle görmek isterler diye düşünüyorum. Bir çiçeğin güzelliğini pek tabi anlayabilirim fakat bir arabanın nasıl diğerinden güzel olduğunu anlayamıyorum.

        İstanbul’a gelmeden evvel İstanbul hakkında araştırmalar yaptım. Buraya ilk olarak Khalkedonlular yerleşmiş bu günkü Kadıköy’e yani bu yemek yediğimiz restoran belki iki bin yıl evvelde bir handı. Delphoi kâhini Khalkedonlular’a ‘körler’ demiş. Altın boynuza yani Haliç’e yerleşmedikleri için. Bence onlar kör değildi. ‘Gül dalında güzeldir.’ Sözünü anlamışlar ve unutmamışlardı. Constantin altın boynuza bu günkü halini görse belki hiç şehir kurmazdı. Bu gün burası ne halde?

 

        Ömer Bey:—Ali Bey yine daldınız. Ne düşünüyorsunuz böyle Allah aşkına?

        Ali Bey:—Hiç. Gülümsedim. Hiç Ömer Bey ben pek konuşkan değilimdir de. Kendi içimle konuşurum daha çok. Yine gülümsedim. Bu defa o da gülümsedi.

        Ömer Bey:—Yahu Ali Bey sizi doktor diye getirdik ama… Kahkahayı koyuverdi. Deli olmayasınız siz de.

        Ali Bey: —Ben mi? Ne hacet? Gülüyordum. Deli değilim.

        Ömer Bey:—Zaten bütün deliler deli değildir. Bütün suçlularda suçlu olamaz. Dedi.

        Ali Bey: —Pek tabi. Öyledir. Delilik bir anlık anlayış yanılgısı değil mi zaten? Biz onlara deli diyoruz onlar ise bize.

        Ömer Bey:—Yahu Ali Bey sakın bunları başka yerde söylemeyin ekmeğimizden oluruz…

        Yine Kahkahayı bastı parmağında kocaman bir yüzük ve elinde şarap bardağı ile bu adam. Bolşevik dönemi öncesi Rus sosyetesinden fırlamış gibiydi. Boynundaki şal bilmem hangi modacının son tasarımıymış. Acaba annesinin karşısına bu pişkin surat ile bu şal ile bu kolyeler, bilezikler ve yüzüklerle çıkabilir miydi?

        Ali Bey: —Ömer Bey o bağıran kimdi.

        Ömer Bey—Bende bunu sormanızdan korkuyorum.

        Ali Bey: —…

        Ömer Bey:—O mu? O şey bir hastamız.

        Ali Bey: —Peki. Sorunu nedir? Neden yatıyor? Kaç haftadır burada?

        Ömer Bey:—Aslında haftadır değil yaklaşık beş yıldır.

        Ali Bey: —Beş yıl mı?

        Ömer Bey:—Beş yıl dediysem sürekli yatmıyor canım. Ara ara geliyor. Bir düzelir bir çıldırır. Tam olarak teşhis edemedik. Adı Vahdet Nadan hastalık öncesine kadar marangozluk yapıyormuş. İlk krizini iş yerinde arkadaşları ile konuşurken geçirmiş. Olayı tam olarak bilmiyorum ama genel hatları ile raporunda şöyle geçiyor.

 

Zelle Vakıası:

Maraz!

 

        Hayrullah:—İki saattir konuşuyorsun be Nadan. Sus az da ben konuşayım.

        Vahdet:—Söyle be söyle.

        Hayrullah:—Sen diyorsun ki biz yokuz peki o zaman kim var?

        Vahdet:—Bilmiyorum.

        Hayrullah:—Bu ocak var mı? Aha işte elimi yakıyor. Burada görmüyor musun?

        Vahdet:—Evet, var ise yoktur. Yani o şu an var ise yoktur. Var olan her vakıa var olan her durum yokluğu sebebiyle vardır. Yokluğu olmayan şey var olamaz. Anladım var isem yokum. Yani Nesnelerin ki her şey nesnedir sadece adı var. Zaten Allah ne diyor. ‘Ben Âdem’e isimleri öğrettim.’ İsim koyuyor işte insan. Ocak demirdir, demir cevherdir, cevher topraktan çıkar. İnsan ona şekil verir, kullanır sonra atar. Sonra tekrar şekil verir. Yani o bu halinde iken adı ocak. Yani ocak yoktur.

        Hayrullah:—Ulan tam oynattın. Sana okuma oğlum bu kadar okunmaz dedim.

        Vahdet:—İlim ilim bilmek…

        Hayrullah:—Ne dedin ulan inek.

        Vahdet:—Çıktım üzüm dalına anda yedim üzümi.

        Hayrullah:—Yahu az Türkçe konuş. Anlayalım.

        Vahdet:—Türkçe mi?

        Durdu derin derin iç çekti Vahdet. Türkçe Türkçe diye sayıklıyordu. Dışarıda ayaz vardı. İçerde üşümüyorlardı. Vahdet ile Hayrullah üç saat vardı ki konuşuyorlardı. Hayrullah daha evvel bakkalcılık yapıyordu ama iflas etmişti. İki yıldır işsizdi. ‘Bu böyük market mi ne anamızı belledi.’ der dururdu. Vahdet ile sohbet etmeyi çok severdi. Çocukluktan tanışırlar idi. İşsiz kaldıktan beri hem Vahdet’e yardım ediyor hem ufak tefek harçlığını çıkarıyor, hem de Vahdet’in doyum olmaz sohbetinden faydalanıyordu. Vahdet liseden terk idi. Okulda çok başarılı olmuştu. Fakat lisede Vahdet’e ne olmuşsa olmuş okulu bırakıp marangoz çırağı olmuştu.

        Okulu niye bıraktın diye soranlara

        ‘Ülen gidin başımdan bu lise klisenin kısaltmasıymış. Bunlar hep gâvurun oyunu göndermeyin çocukları liseye’ derdi. Arkadaşları onunla takılmayı çok severler. Herkes onunla şakalaşırdı. İşte kırk yaşına varmaya bir sene kalmıştı ama bir Allah’ın kulu da ondan davacı olmamıştı.

        Yaşlandım. Diyenlere güneşe çık der. Dövüş çıkartırım diyenlere. Dur ben çıkartayım der. Cebinden dövüş yazılı bir tahta çıkarırdı.

       

        Hayrullah:—Ülen ne Türkçe Türkçe diye sayıklıyon bir şey mi anlatıyon da ben anlamıyom.

        Vahdet:—Yok, yok ben hiç bir şey anlatmıyorum. Biri bizi anlatıyor da anlamıyorsun.

        Hayrullah:—Aha yavrum sen İstanbul Türkçe’siynen gonuşmaya başladiysen işimiz harap.

        Vahdet:—Hayrullah Türkçe diye bir şey yok.

       

       

        Ömer Bey:—O yok bu yok. Peki, kim var ne var? Demiş Hayrettin…Sonra birden Hayrullah’ın koluna yapışmış. Basmış yaygarayı Aliciğim.

        Ali Bey: —Ne demiş.

        Ömer Bey:—Ne diyecek delice sözler işte. ‘Türkçe yok. Türk yok. Ben yokum. Sen yoksun. Çıktım erik dalına anda yedim üzümi. Yaşım kırk değil. Adım Vahdet değil.’

        Ali Bey: —Eee

        Ömer Bey:—Bunlar bir yetmezmiş gibi bir de. ‘Ben erkek değilim. Sen erkek değilsin. Biz burda değiliz. Anamı ben doğurdum.’ Demez mi.

        Ali Bey: —Sonra ne olmuş.

        Ömer Bey:—Ne olacak arkadaşı Hayrullah onu sakinleştirmeye çalışmış. Yok olmadı. Cahilce düzelir diye dualar okumuş, su dökmüş kafasından aşağı, tokatlamışlar olmuyor. Komşu esnaflar gelmişler bu hala:

       

            ‘Vahdet:—Anamı ben doğurdum.

                        Babamı ben doğurdum.

                        Donumdan ayrı oldum.

                        Vahiy isterem vahiy.’

       

        Diye türküler çağırmaya devam etmiş. Sanayinin İmamını çağırmışlar.

        Komşu Esnaf:—De hele imam efendi. Bu adamcağıza ne oldu. Cin mi çarptı. Namazını geçirmezdi. Değil mi ağalar.

        Komşu Esnaf 2:—He ya maşallah pek temiz adamdı.

        İmam Efendi:—Beyler durun bakalım bir sakin olun bu niye ölü gibi yatıyor.

        Komşu Esnaf 3:—Hayrullah kendine gelsin diye tekme tokat girişmiş İmam Efendi. Gülüşmeler.

        İmam Efendi:—Aman Hayrullah oğlum öyle şey olur mu? Akıllı ise de deli edeceksin adamı bu adam en son ne dedi de bakalım bana.

        Hayrullah:—Hocam en son ‘ben yokum sen yoksun’ diyordu. Bende o yok bu yok kim var ne var dedim. Bu kolumdan tuttu. Sonra oynattı hocam bağırdı çağırdı orayı burayı yıktı aynaya bakıp bakıp ‘sen beni böyle mi görüyorsun demek siz beni böyle görüyorsunuz oysa ben bu değilim’ falan deye deye sızdı canım dostum, yoldaşım, gardaşım ne oldu sana uyan. İki üç saat oldu bu halde. Aha komşular şahit…

       

        Ömer Bey:—Hayrettin gözyaşları içinde durumu anlatmış. İmam akıllıymış son çare Ambulans çağırtmış. Geldi bir hafta yattı. Sürekli ‘Anamı ben doğurdum. Cennet yok cehennem yok’ diyor. Ben ilaç veriyorum içmiyor. Ben odaya girince ‘ El çek ilacımdan tabip….’ Vesaire eski lisanda şiirler okuyor.

 

        Ali Bey: —Çok merak ettim doğrusu.

        Ömer Bey:—Yahu merak edilmeyecek gibi değil ki. Modern psikolojiyi altüst eder bu adam. Aliciğim bu millet adamı delirtir yahu delilerimiz bile bir garip. İlaç verdik iyileşti sandık. Saldık yine krizlerle döndü geldi. Beş yıldır bir biz salarız bir devlet tutar getirir. Bende iyice bıktım bu işten son çare elektroliz tedavisi uygulamayı düşünüyorum.

        Ali Bey: —Peki hiç şiddet eğilimi var mı?

        Ömer Bey:—Hayır yok. Aşırı duyarlı tam aksine. Geçen gün Bahçıvana hakaret etti o kadar. Çimleri biçiyor diye. Nietzsche’nin atı korumasını anlıyorum ama bu kadarına pes. Hem at değerli bir varlık bir at almaya kalksan ohoo Allah bilir kaç dolar…

 

        Aptal aptal suratıma bakıyordu. Galiba atın fiyatını düşünüyordu. Ben:

        Ali Bey: —Kalkalım mı artık dedim.

        Kalktık. Psikiyatri merkezine geldiğimizde:

        Ali Bey: —Ömer Bey Vahdet Bey ile bundan sonra ben ilgilenmek istiyorum bir sakıncası varmı dedim.

        Ömer Bey:—Hay hay bende bu adamdan bıktım usandım yarın raporları size bırakırım. Tedaviye siz devam edersiniz. Dedi.

        Odasından ayrılırken sevgilisinin fotoğrafıyla konuştuğunu duymuştum…

                              

Görüşme

       

        Ali Bey:—Merhabalar. Selamün aleyküm.

        Vahdet:—El çek ilacımdan tabib

        Ali Bey: —Dava değil sohbete geldik. Zehre değil “seviye” geldik

        Vahdet:—Peh nede güzel gelmişsin.

 

                Yüzünü bana döndü karakaşlarının altında iki zeytin karası göz, şakakları kırlaşmış sakallarına ak düşmüş, bu yağız adamın gözlerinde bambaşka bir bakış, yüzünde bambaşka bir dünyaya ait izler görüyordum.

 

        Vahdet: —Sen gavura benzemiyorsun.

        Ali Bey: —Çok şükür müslümanım Vahdet Bey.

        Vahdet:—Benim adım Vahdet değil.

        Ali Bey: —Benim adım da Ali değil.

                Gülümsemişti yere bakıyordu. Hiç suratıma bakmamıştı ama benim onu izlediğimi fark ediyordu sanırım. Ayaklarına kadar uzanan bu beyaz entari ona bir havari bir sahabe görüntüsü veriyordu. Birde şu deli gömleğini çıkarsam dedim. Ona doğru yaklaştım.

        Vahdet: —Gelme.

        Ali Bey:—Neden?  

        Vahdet:—Bana acıma Âdem.

        Ali Bey: —Acımıyorum.

        Vahdet:—Sen öyle san.

                Daha evvelde bazı psişik güçlerle ilgili şeyler duymuştum ama bu adam nasıl oluyor da zihnimde benim bile farkına varmadığım şeyi algılıyor diye düşündüm. Acaba bu bir hikmet eri miydi? Bizim köyde bazı deliler vardı ben çocukken Çakmak dede ile Güllü deli Halil. Babam onlara yemek yedirirdi. Bir defasında bazı çocuklar onları taşlayınca çocukları toplamıştı.

 

        Ali Bey’in Babası:—Bakın çocuklar Çakmak dedeye niye taş attınız? Güllüye niye taş attınız?

        Çocuk 1:—Ya İbrahim Abi onlar deli deli. Hep bir ağızdan başladılar.

 

Deli deli tepeli

Kulakları küpeli

 

        Ali Bey’in Babası:—Şşt susun bakalım. Allah çarparda onlar gibi olursunuz. Onlar mazlumdur. Onlar bize Allahın hediyesidir. Bundan sonra onları taşlayanı sünnet ederim. Onlara bir iyilik yapana da on gayme vereceğim. Anladınız mı?

        Çocuklar:—Anladık…

                Çocuklar sünnet etmenin ne olduğunu biliyordu. Bilmeyenlerde öğrenince artık delilere ilişmemişlerdi. Babam bana bir günde:

        Ali Bey’in Babası: —Oğlum bu deli dediklerimiz. Çok hikmetli erlerdir. Biz onları anlayamadığımız için onları başımızdan def etmek için onlara deli deriz. Tımarhanelere kapatırız. Tımar hayvana yapılır insan hiç tımar olur mu? Hem şu an ilim çok zayıf belki ilerde onları anlarız da yaptıklarımızdan utanırız.

                Bu gibi olaylar beni psikiyatri alanına yöneltti galiba.

 

        Vahdet:—Dere yürür yol yürür sürü yürür ben yürürüm. Ağaç büyür su büyür kuru dalda kabak büyür ben büyürüm.

        Ali Bey: —Kabak dalda biter mi yahu? Güldüm. Oda güldü.

        Vahdet:—Biter hemi de ne gabak. Nasreddin Hocanın Gabağı. At durur bana bakar. Ben durur ata bakarım. Bilmem ki şu dünyada ben ne kadarım. Dedi.

                Güldü. Tepki veriyordu. Gayet de güzel zihni çalışıyordu. Bence bu adam hasta değildi buna tamamıyla iman etmiştim. Artık babamın bahsettiği o hikmet erlerinden birini bulduğuma çok sevinmiştim.

        Vahdet: —Seven arar.

                Yine şaşırtmıştı beni.

        Ali Bey: —Neyi arar.

        Vahdet:—Arayan bulur. Her bulunan aranmamıştır. Ama her bulan aramıştır.

                İdrakim bu sözleri algılamakta güçlük çekiyordu. Yani ne demekti şimdi bu. Arayan bulur. ‘Tüm genellemeler yanlış’ değil miydi? Modern mantığa göre ‘iki çelişik bir arada bulunamaz’. Sonuç olarak bulunan aranmamışsa bulunmuş olmamalıdır. Arayan bulmuşsa aramıştır. Ama birde aramadan bulanlar var. Kafam alt üst oldu. Cümleleri toparlamam gerek.

 

        Vahdet:—Bu medeniyetin miraslarını reddediyorum. Bu medeniyetin miraslarını reddediyorum. Bu medeniyetin varisi değilim. Ben Türk değilim. Ben Vahdet değilim. Benim yaşım kırk değil. Ben bu değilim. Bu değilim bu olamam. Olamam.

        Ali Bey: —Neden? Neden?

        Vahdet: —Sor.

                Gülümsüyor muydu? Yoksa bu yüzün şekli mi böyleydi. İçime huzur doluyordu. Dört senedir. Neredeyse bütün büyük psikanalistlerin kitaplarını okumuştum. Ama bu tür bir hastalığa ya da böyle bir vakıaya rastlamadım. Jung bazı İtalyan kasabalarında ani çılgınlıklar gösteren sonra normalleşen insan tipleri olduğunu bazen bu tür çılgınlıkların bütün köylülerde aynı anda görüldüğünü söylüyordu. Bütün köylüler bir anda bağırıp çağırarak evlerinden fırlarlar delice dans ederlermiş. Sonra bu durum hiç olmamış gibi evlerine dönerlermiş. Fakat bu durum başka bu adam çılgın değil sanki başka bir dil ile konuşuyor.

                Suzuki diyor ki: ‘Günlük yaşantımızda ki problemlerin bir çoğu içsel dünyamızı günlük konuşma dili ile anlatma isteğimizden doğar. Fakat içsel yaşantımız günlük konuşma diliyle anlatılamayacak derecede yoğundur.’ Acaba bu adamda kendini ifade etmekte mi sıkıntı duyuyordu.

       

        Vahdet:—Kimseler garib olmasın… kimseler benim gibi kalmasın…

        Ali Bey: —Bir garip misin sen Vahdet Bey.

        Vahdet:—Ben Vahdet değilim.

        Ali Bey: —Siz Vahdet Nadansınız. İşte kimlik belgeniz. İşte Vahdet yazıyor. İşte resminiz. İşte mühür.

        Vahdet:—…

                Bir keder hakimmiş oysa bütün yüzünde daha da eğilince anladım ben gülümseme sanıyordum ama o gizli gizli ağlıyormuş. Ağlamasını istemiyordum. Çok üzülüyordum ama bu adama ne yapacağımı bilemiyordum. Gözlerim dolmuştu. Utanıyordum.

 

        Ali Bey: —Ben çıkıyorum Vahdet Bey bir isteğiniz var mı?

        Vahdet:—Kapıyı aç tabip. Çıkayım seyran eyleyeyim. Taşlar beni özlemiştir. Bahçede bir yeşil taş var onunla sohbet edeceğim. Taşla tanışırsınız. Sarı bir sümbül vardı inşallah açmıştır. Geçen gün bostan korkuluğu bir ceset onu canından edecekti.

        Ali Bey: —Peki beraber çıkalım isterseniz.

        Vahdet:—… Bismillah

                Dışarıya çıktık. Bahçeye gittik bahçede ağacın kıyısına bağdaş kurdu. Önünde sarı bir çiçek vardı. Bir eğilip bir kalkıyor çiçeği seviyordu. Dışardan izleyen biri onu çiçekle sevişiyor sanırdı.

        Vahdet:

                Sordum sarı sümbüle

                Dirildin mi sen yine

 

                Sordum sarı sümbüle

                Dirildin mi sen yine

 

                Dedi eydür ey kardeş

                Sende aç gel benimle

 

Bir ilahi tutturdu gidiyor. Allah’ım bu türkü değil yunusun ilahisi aynı melodi aynı güfte ama ya bu sözler. Bir kuş şakımaya başladı. Sanki kuşlar onun dilinden anlıyordu. Sanki çiçek kafasını kaldırmış ona bakıyordu. Acaba halisülasyon mu görüyordum. Sanki bütün doğa aynı dili konuşuyordu.

        Vahdet:

                Sordum sarı bülbüle

                Ölmedin mi sen hala

               

 

                Sordum sarı bülbüle

                Ölmedin mi sen hala

               

 

                Dedi eydür ey kardeş

                Sende öt gel benimle

               

                Hak lailahe illallah la ilahe illallah…

        Allah’ım nede güzel söylüyordu. Ağaç kuş ve çiçek hepsi bir olmuşlar bu adamın sesi bu adamın tavırları. Biz Yunusa deli gömleği giydirmişiz. Çıldırmak üzereydim. Gözlerim dolmuştu.

        Ali Bey: —Yunus, Yunusum, Emrem.

                Bana baktı ağlıyordu. İlk defa yüzüme bakıyordu. İlk defa gözlerinin içini görüyordum. Ruhum ürperiyordu. Ben hayatımı rehin bırakıp ne almıştım. Her zaman başarılı bir genç olarak tanınmıştım. Fakat ben bu değildim bu adamın sözleri bu adamın tavırları beni altüst ediyordu. Şimdi özenle kurduğum hayatıma baktım elbiselerime baktım. Arabam, evim, maaşım. Ben Ali Ramiz Müntehir olarak bütün malımı, mülkümü versem dedim. Her şeyimi versem yalnız bir zerre bu bakışdan alsam. Bende ağladım ona sarıldım.  

        Ali Bey: —Yunus, Yunusum. Bana da öğret. Bana da göster. Beni de götür.

        Vahdet:—İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Eri hak bilmez isen bu nice okumaktır.

        Ali Bey: —Ey kardaş biz ne yaptık.

                Kollarını çözmek için ellerimi uzattım. Hışımla ayağa kalktı.

        Vahdet:—Hapsolmuşsun. Defol. Hapsolmuşsun. Defol.

                Bu da ne bana saldırıyor. Üstüme yürüyordu. Ağzından köpükler saçıyordu. Hademeler koştular. Durun demeye kalmadan saldırdılar. Bir güzel dövüp sakinleştirici verdiler. Odasına kapattılar.

 

                Baş Hekime bir saat izahat vermek zorunda kaldım. Nerde hata yaptığımı bir türlü anlayamıyordum.

        Ömer Bey:—Yahu Ali bey hasta ile Arkadaş olunur mu? Onların beyin yapısı hasarlıdır.

                Bu sözlerden tiksiniyordum. Fakat onaylamak zorunda kaldım.

 

 

AYNA

Mârut ve Hârut

 

                Bu adamı anlayacaktım bu adamın sözlerini bu adamın. Bakışlarını anlamam gerekiyor. Sabaha kadar uyuyamadım. Allah’ım bu kadar kısa sürede bu insanla karşılaşmam. Babam ne demişti. ‘Onlar hak eridir.’ Ben de bu Hak Erlerini bulmak için okumamış mıydım? İşte bunca okudum. Bunca aradım. Ne demişti Vahdet ‘arayan bulur.’ Bende bulacaktım. Bu hislerle yatağımdan kalktım. Gece boyu muhasebe yapmıştım. Nice zamandır. Abdest namaz bende meçhul meselelerdi. Güzelce abdest aldım. Namaz kıldım. Sanki arınıyordum. Bir Yunus Emre divanı kalmıştı babamdan bana miras. Açıp biraz okudum ve hemen hafızama yerleşti bu sözler. Öğlen olmadan Hastaneye vardım. Dün bana söz vermişti. Beni taş ile tanıştıracaktı.

                Odasına girdim.

        Ali Bey: —Bilişiben hocam ile halim arz etmeye geldim.

        Vahdet:— Önce Selam sonra kelam.

        Ali Bey: —Pardon.

                Dedim. Nasılda alışmıştım kelimelere, nasılda beni çepeçevre kuşatmışlar.

        Vahdet:—O da ne?

                Dedi. Gülümsüyordu.

        Ali Bey: —Selamün aleyküm.

                Artık gözlerime bakarak konuşuyordu. Bana gülüyordu. Bu gün kolları bağlı değildi. Siyah saçları dalgalı idi. Bu gün onda güzellik bir kat daha artmıştı. Bende gülümsemekten başka yapacak şey bulamadım. Beni seviyordu. Derviş gönülsüz gerek dedim bende ceketimi çıkardım. Gittim bir beyaz deli fistanından bende giydim. Bizi gören diğer doktorlara, bir deney yapıyorum diyerek kurtuldum. Allahtan Baş Hekim yoktu.

        Ali Bey: —Beni taşa götür.

        Vahdet:—Bir taş arkadaşımdır.

                Bahçeye çıktık. Şimdi her şeye daha başka bir gözle bakıyordum. Nesneleri

indirgemiyordum. İnsanlık bütün bir insanlık tek bir hakikatten kaçmak için bütün gücü ile,

damarları yırtılırcasına koşuyordu. İnsanın neden var olduğu sorusu gerçeğinden. Yaratılış gerçeğinden. Sinemalar, oteller, eğlence merkezleri, televizyonlar, gazeteler,  bize ne veriyordu? Bunca yıl okumuştum bu okuma süreci beni daha rasyonel bir düşünce sistemiyle donatmaktan başka ne yapmıştı. Öylesine ayrıntılarla uğraşıyordum ki en büyük hakikatleri göremiyordum. Tam anlamıyla bir Narsist olmuştum. Sıkıştığım meselelerde demagoji yapmayı biliyordum yani birisi bana hakikatı hatırlatacak olsa hemen mevzuyu daha ilginç ama hakikati saptıran bir yöne çekiyordum. Şimdi ise kendimi bu adama teslim etmiştim. Bu adamı anlama yoluna.

        Etrafımda ağaç, taş, kedi, güneş, çimler, sümbül, gül, ve bülbül. Bunların hepsi

hep bir ağızdan bize dünyanın nasıl bir yer olduğunu bizim onu ne hale getirdiğimizi söylüyordu.

Taşın yanına geldik yumruk kadar bir yeşil taş idi. Bunda ne hikmet vardır diye düşünüyordum.

Vahdet bir şeyler mırıldanmaya başladı. Taşla sohbet ediyordu. Taşla konuşuyordu:

        Vahdet: —Bir güzel yeşil. Arkadaş olduk onunla. O bana anlattı. Ben de ona. Dedim.

 Ellerim var bak. Böyle böyle yaparım. Böyle şöyle. Dedim dişlerim var bak. Şöyle, böyle gülerler.

Dudaklarımla utanırım. Bak sakallarım bile uzuyorlar. Beni uyutup uzuyorlar. Ben bak ayaklarımı

böyle severim. Çünkü beni gezdirirler. Kalbim var severim… Özlerim… Senin nelerin var? Dedim. Utandı.

 Küstü. Ağladı. Alındı galiba. Hıçkırıklarla ağladı. Hıçkırırken o bende ağladım. Sonra sarıldık.

Uyuduk sonra. Sabah olduğunda gülüyordu. Unutmuştu olanı biteni. Bende unuttum. Güzelleşmişti.

 Ağlamak ona taptaze bir bulut getirmişti. Bir taş beni güldürdü. Bu gün dedim. Güzel taşçık sana bir

masal anlatayım ama korkma. Bu masalın adı Nalutunu nasnİ. Korkma e mi? Bir damla sudan bir can

çıkmış. Allah vermiş canı tabi. Bu canın pürtlekleri varmış. Gözleri yani. Böyle bakarmış, böyle,

 şöyle… Gülünce kısılırmış, üzülünce ağlarmış. Üzüldüğünü unutmak için tabi. Gözyaşları üzüntünün

açtığı yaraları silmek içinmiş. Sonra. Güzel taşçık. Başka pürtlekleri olan başka biri gelip onu

 öldürmüşler. Yani Allah’ın verdiği canı almışlar. Bu çok günahmış güzel taşçık. Sakın sen öyle

yapma! Der demez taş ağlamaya başladı ve kederinden çatladı. İki yarık arasından Habil’in kanı sızdı.

 İçim sızladı…

 

                Ben dalıp gitmiştim. Bir rüyanın içindeydim. Bir adam taş ile bütünleşmişti bir adam taş ile anlaşabiliyordu. Ama biz birbirimizi en sevdiklerimizi bile anlamıyorduk. Bu adamı da anlamıyorduk. Neden bana kızdığını anlamıştım. Biz hapsolmuştuk. Kafamda bazı şeyler çökmeye başlamıştı. Bana döndü gözlerimin içine bakarak:

       

        Vahdet:

        — İspanya’dan Endülüs’ten

        Arap bir kızın saçlarıydı gönlüme dolanan

 

        Bir kozada yaşıyorsun demiştim

        Böyle bir rüzgâr eserken size

 

        Kadının dudağı kanadı

        Ah sesi hala kulaklarımda

        Bir dağ beni hıçkırıklarıyla çağırdı

        Bir taş beni sizden iyi anladı

 

        Şimdi size neyle yaklaşsam

        Gerçekten hapsolmuşsunuz.

 

                Benim için Allah’ın en büyük lutfu idrak edebilmek idi. Bu güzel sözleri artık

 anlıyordum. Çünkü anlamak istiyordum. Çünkü artık bir şeyleri hapsetmiyordum. Her şey bir bütündü

benim için. Her şey birdi. Hayır! Bu benim bildiğim hiçbir dine benzemiyordu. Hayır. Bu adam Budist

değildi. Bu adam Hıristiyan değildi. Bu adam bu günün Müslümanları gibi de değildi. Bu adamın neden

vahiy istiyorum diye çığlık attığını şimdi anlıyordum. Hacı Bektaş-ı Veli gibi Hak Erenlerinin nasıl

cennet ve cehennemde gezdiklerini. Gazali’nin nasıl Hz. Muhammed ve Hz. Musa ile Konuştuğunu şimdi

 anlıyordum. Zaman ve mekan gibi şeyler. Canlı ve cansız gibi kavramlar aslında hep insan aklının bir

yanılgısı idi. Aslında her şey bir bütün halinde idi ve zaman ve mekan bu dünyaya ait geçici tanımlardı

. Hakikatin kıyılarına yaklaşmıştım. İçim ürperiyordu. Tüylerim diken diken olmuştu. Bu adam beklide

benim vicdanımdı. Gözlerime bakarak:

 

Vahdet:

—Benim Mısırlı Musa saçları tavrında

Ayarlanmış delikanlılığım sökmedi burada

Hayat ne hem çok ne hem az

Hayat azı dişime çakılmış kemik biraz

 

Durun aynalara bakmıyor musunuz?

Solgun yüzler hayat aynasından

Bir bir, silinip silinip kayboluyorlar

 

Kimisi hiç sorulmak istenmiyor öyle ki,

Korkuyor bakmaktan

Kimisi çocuk heyecanıyla bütün hayat mı?

Diyor kollarını açarak. Yıldızlar işaret ediyor.

Bütün hayat mı?

 

Bir gülümseme ışıldıyor yüzünde.

Eğilince başlar.

Diz çöküp oturduk sofraya

Hepsi buradalar

 

İşte cetvel çetele ve hesap

Bunlar aynı soydanlar

Hepsi aynı soydan

İşte Adem ve Havva buradalar

Hem de çıplak değil.

 

        Bu sözler kalbimin atışını hızlandırdı. Sanki gözlerim ve kulaklarım şişiyordu. Boğazım kuruyordu. Bir adam nasıl Hz. Musa olur? Bir adam bütün insanlığın bir ve bütün olduğunu Nasıl gözler önüne seriyor. Hayat aynası insanların yüzü idi. Her suret Allah’ı yansıtıyordu. Bu sureti göremeyenler bir çiçek gibi soluyor. Her neye sahip olsalar dahi hayvandan aşağıda kalıyorlardı. Sanki Bezm-i Elest de Verilen sözleri duyuyordum. Kalu bela bu adamın sözlerinde tekrar hatırlanıyordu. Ruhlar meclisinde Allah’a verdiğim sözü hatırlıyordum. Orada Allah’ın cemali karşımda idi. Ben çocuk sevinciyle, ‘Bela’ diyordum, Evet diyordum, Sen benim rabbimsin diyordum, Kulunum diyordum. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu.

 

Vahdet:

—Depremler alnımda kol geziyor

Volkanlarsa yamaçlarımda

Toprak kalbime kancalar atıyor

Ayaklarımsa çarmıhta

 

Bilinmedik

Bir yerden çağrılıyorum

Hiç duymadığım bir lisanla

Gönlüm çağırıyor olmalı beni

 

Zaman silerek sürtünerek benden

Damarlarım hizasında yarıklarla

Dilim dilim doğrayarak beni

Su gibi akıyor iki yanımdan

 

Çağlar rakkası tik taklar

Ve ağrı öpücükleri…

 

Pişmanlıklar, günah kuleleri

Zihnime

şimşek yağmurları

Yağdırmada

 

Bilinmedik bir yerden çağrılıyorum

Gönlüm çağırıyor olmalı beni

 

Ben topraklarla doğdum

O hain tepelere varmasaydım

Beklide

Sükûn nedir bulurdum.

 

O bu mısraları söyler söylemez. Bunları ben söylüyordum. Bunlar benim sözlerimdi Ben Doktor Ali değilim. Ben Türk değilim. Yirmi yedi yaşında değilim. Anlıyordum. Her şeyi ama her şeyi anlıyordum. Ben artık bir çılgındım. Ben artık bir deli idim, bir nadan idim. Ben artık bir yok idim. Dedim ki:

        Nadan:—Bu sözleri ben söylüyorum. Sen değil benim o sen yoksun.

        Bana baktı.

        Vahdet:—Ne diyorsun sen?

        Nadan:—O sözler sana ait olamaz. O sözler benimdi. Sen yoksun ben yokum biz yokuz.

 Ben Ali değilim. Her şey bir anda. Her şey birdir. Vahdet içinde akıyor her şey. Vahdet durulmuştu.

Karşısındakinin de hakikati idrak etmesi ile bu halinden kurtulmuş gibiydi.

Yunus Emre’nin Rum ile Şam’ı gezip bulamadığını o bulmuştu.

Mevlana’nın Şems’ini bulması gibi o da artık ışığını bulmuştu. Yoldaşına sarıldı. Sevgilisine sarıldı.

 Ruh kardeşine sarıldı. Aslında kendine sarıldı.

                              

Gizlenen

 

        Başhekim iki deliye yaklaşıyordu. Bu bir ikizlenme vakıası idi. İki samimi arkadaş

birbirlerini yansıtırlar. Fakat bu durum iyice çıkmaz bir hal almıştı. Bu iki adam beş yıldır.

Bu hastanede kapalı tutuluyorlardı. Ama ikisi de olağan üstü şekilde birbirini taklit ediyorlardı.

Hayrullah ve Vahdet isimli bu iki adam teşhisi konulmamış bir hastalığa tutulmuşlardı.

                Baş Hekim geldi.

        Ömer Bey: —Nasılsınız Hayrullah Bey Bu gün Vahdet Bey nasıllar? Hala Ben yokum mu diyorlar. Sorunun muhatabı aldırış etmiyordu. Vahdet ayağa kalktı.

        Vahdet:—Ben vahdetim. Kırk yaşındayım. Anladım. Bu adam artık doktor değil. İstifa ediyor. Bizi salın gidelim ben buna emanet olurum.

        Ömer Bey:—Hay hay özgürsünüz.

                Sırıtarak hastanenin büyük bahçesini işaret ediyordu.

        Diğer adam ayağa kalktı.

        Nadan:

 

—Uzaklarda çok uzaklarda bir mağara,

Uğultulu ve kimsesiz,

Yamaçlarında dağların bir adam…

 

Zaman. tırmıkçasına geçerken,

Kurtulmuşta kendinden.

 

Suskun bir bakış kadar lüzumlu,

Kabul ediş ve rıza kadar,

Yere bakış kadar anlamlı.

Geçiyor…

Sokaklardan.

 

Birde biraz sükût,

Koparıp gök dalından,

Çalınmış olsa da,

Sükûn alıp yanına,

Seslendi:

 

Benim Mısırlı Musa saçları tavrında ayarlanmış delikanlılığım. Sökmedi burada.

 

SON

 

27 Nis. 11

 

Şiir

 

Şiiri soysuzların sonunu getirecek, inkılaplar yaratacak bir nesne olarak görmek budalalıktır. Şiir iç dünyanın sesidir. En gizli köşelerinden gelir ruhun; bazen salyalar akıtan bir şehveti bazen de gözler yaşartan bir tövbeyi ifade edebilir. İkisi de aynı değere sahiptir. Çünkü insan istese de istemese de insandır. İnsanı ışıklar saçan bir ilaha dönüştürmek budalalık olsa gerekir. İnsan döl veren, yemiş yiyen böğüren geğiren bir varlıktır. Ulvi denilen meselelere değer atfetmek, şehevi meselelerin aşağılık bir şey gibi görünmesine sebep olmakta. Sevişen de ağlayan da dua eden ve yalan söyleyen aynı insandır. Kötü denilen şeyleri kendinden saymayan kötülüğü bitirmek için çaba harcayan insan kötülüğü derinleştirmekte, kötülüğü daha da karanlık bir noktaya hapsetmekte. Bu işlev kötülüğü silmiyor daha da kirletiyor. Mesela bir yerde bir hastalık var kolumuzda biz acıyı duymamak için sürekli morfin çekiyoruz ve yaranın üzerine taze deri dikiyoruz. Bu yaptığımız şey yarayı iyileştirmiyor, yarayı çürütüyor yara içten içe küf tutuyor. O kadar ahmakça bir durum ki bu yaralarımızı saklamak kendimizi kandırmak. İnsan insandır. Kötülük olabilir. Kötü denen şey nedir ki iyi denen şey olsun tamamı koskoca bir yalandan ibaret değil mi?

       

        

Kendime itiraflarımdır.

 

         Biliyorsun. Beni tanıyorsun. Sana kendimi anlatacak değilim. Az önce ne yaptın eline bir resim dergisini aldın. Ressamların resimlerine baktın ve sende resimler yapmak istedin. Arada resimler yapıyorsun sonra onları yırtıp atıyorsun. Şimdi o yırtıp attığın resimleri özlüyorsun. Yarın yapacağın resimleri de özlüyorsun ama yapmıyorsun. Kaçak oynuyorsun.

 

         Daha sonra ne yaptın. Bir edebiyat dergisinin yine resimlerine baktın. O dergiyi alalı 2 ay olmuştu okuyacaktın. Okumayı istiyordun. Ama ne oldu da okumadın. Yine okumadın attın bir köşeye. Yan çizdin.

 

         İşte senin bütün hayatın bu iki örnek içinde yazılıdır ey kendim.

                  

Kandırdı bizi yaran bir buse ile

                   Kaldık elimizde boş kuze ile

                   Ne mey sundu ne ab-ı hayvan

                   Bir buse ile kandırdı bizi yaran

        

                   Ahiri çok söz etme böyle gamdan

                   Sonra ehl-i cehl dir adına nadan 

 

Kalendermeşrebiz hem pek de nadanız.

Anlamaz kimse bizi ondan böyle giryanız.

 

 

 

Terkip.

 

        Sevmek derler adına bir his vardır ki

        Yemek derler tadına bulursan yersin.

 

 

Ah ü zar kılma gönlüm dem be dem

Geçti senin devrin

 

Nur saçılsa göğsünden mevc ü mevc

‘Denek’ derler adına.

Kapatırlar

da.

 

De ey nefsim

Ben seni bilmez miyim ?

Ne çektimse senden çektim

 

Ah yolacak bir tutam sakalım bile.

Yok.

 

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

Bir elin parmakları gibi olamadık dostum.

Belki bir başka canda buluşursak bir

Ayakta.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !